Cadde / Street

21 Mart / 6 Nisan 2006


ÜMİT GEZGİN

Sanatçı algılamasının derinine inmek ister; gördükleriyle yetinmeme durumu, onu gerçeklikle sınırlamaz, hep gerçeklikten bir adım önde olmak düşüncesi ağır basar. Keza bu figür ve gerçeklik imgesinin yoğun olduğu resimlerde de böyledir. Massaccio’nun, bir ‘sokak’ boyutu içinde insan ve onun etik gerçekliğini deşifre ettiği tablosunda da böyledir, giderek Luis Le Nain’in, bir sokak aralığında, derbeder evlerin önünde gösterdiği  zavallı insanlarında da böyledir. Pıssarro, ‘Montmartre Bulvarı’ toblosunda 19. Yüzyıl Paris’inin geniş bulvarlı, gösterişli caddesini cıvıl cıvıl gerçekliğiyle, görsel fantaziler boyutunda ortaya koyarken de yine; bütün ressamların yapmak istediği şeyi; ‘görüntü’nün ardındaki gerçekliğin, giderek ironinin de peşindedir; belki asıl olarak ironinin izini sürer bütün ressamlar; görselliğin tüm sınırlayıcılığına rağmen, yine de bunu yapmak isterler. Görselliğe yeni anlamlar, yeni bakış açıları, semboller ve biçimler ekleyerek yaparlar bunu.

Memet Güreli de, tarihsel yol alışı içinde debdebeyi, çöküşü, talanı, keşmekeş ve her türden varoluşu yaşamış; Doğu için Batı, Batı için Levanten olan İstiklal Caddesi’ni bir büyük ‘Cadde Estetiği’  ve gerçekliği noktasında tuvallerine taşırken; hem görüntüyü, hem varoluşu ve hem de ironiyi ortak bir potada eriterek, tuval gerçekliğine dönüştürmüş. Bu tuvallerde sadece doksanların gençleri yok, akılları bir karış havada, adımları İstiklal Caddesi’nin süksesine uygun olan; aynı zamanda bekleyen, umut eden, düşünen; habire yürüyen; kararsız, tedirgin; bir mesleğin, kimliğin insanları da var; giderek yüzleri belirsizleşmiş, bir kimlikten ziyade görsel bir ifade ve estetik olan figürler de var. Bunun ötesinde bazı resimlerinde beliren kukla oynatcıları, ortak ironiyi, bir yaşam eleştirisine dönüştürecek denli somut konum alışlarıyla resimlere düşünsel bir eleştirel boyut getirirlerken; bütün bu resimlerin bir cadde formatınnda, sanatçının yaşadığı, nefes aldığı, hergün arşınladığı, gördüğü, düşündüğü somut mekan parçalarıyla birlikte kurgulanması, resimlere ayrıca bir görsel tat ve derinlik de katıyor.

Boş boş bakan, anlamsız yürüyen, kalabalıkta kaybolmuş, sadece bir leke olmuş insan imgesinden; mekanla, somut ve tarihsel  İstiklal Caddesi mekanıyla bütünleşmiş, giderek dünyanın herhangi bir yerindeki bir caddenin köşesindeymişçesine  durmuş, bekleyen ve umut eden insanın, gencin estetiği, figürü haline dönüşmüş tablo gerçekliği sanatçının tanık olunan somutlukla, hayal edilen evrensellik noktasına nasıl gidebildliğinin de  estetetik örnekleri olarak karşımızda duruyor. İroni olmasına var, ama sanki trajik bir kaygıdan ziyade, karamsar bir duruş ve bakıştan öte, insanlık karnavalının, caddeye üşüşmüş renkçiliğin ve cıvıl cıvıllığın aslında daha bir üst düzeyde mutluluğun doğurabilirliğine özlem eleştirisi bu. Hayır hiçbir şeyi yadsımıyor sanatçı ve giderek insanları, kalabalıkları;  mekanla, vitrinlerle, sayılar ve sözcüklerin dünyasıyla; en önemlisi biçimin, rengin, perspektifin, figürün ve onun oluşturduğu  ve resme dönüştüğü görsel anlam dünyasıyla yakından ilgili. Bu cıvıltıyı görmek, koklamak, onlarla daha derinden yaşamak istiyor. Renklerin daha bir açılması, daha baskın tonlara, renk cıvıltılarına dönüşmesi mekanda ve figürlerin lirik duruşları da bundan; yaşama enerjisinden,yaşama olumlu ve güzel bakabilme yeteneğinden sanatçının. En önemlisi bir ressam olarak hayattan asla vazgeçmeme durumu ve tutumundan. Varoluşunu insan üzerine kurgulamış olmasından.

Yine de elbet bir ironi var, daha bir üst düzeye çıkarılabilecek bir insan ve cadde özleminden bu; gençlik ve insanlık özleminden. Yabancılaşmanın kent ve cadde boyutunda insana yakın durduğunun da ayrımında elbet sanatçı. Bütün bu harekete, renkli dalgalanmalara, mekanlarla birlikte kurgulanmış cadda kalabalığına, sese, müziğe ve yaşam enerjisine rağmen, hüznün de için için ana  caddeden başlayarak ara sokaklarda yoğunlaşarak arttığını hissediyor sanatçı. Bütün tablolarının her taraflarının ortak bir netlikte olmaması ve gitgide fululuğun katmanı içinde de bulunmaları bu yüzden.

Figür kuşağının bu seçkin sanatçısı, içrek anlamın ötesinde insan gerçekliğine güçlü ve özgün fırça vuruşuyla öylesine kendine özgü bir akademizma da  katıyor  ki, herkesi figürü vareden virtüözitesi noktasında ona saygı duymaya sürüklüyor. İster benimsensin ister benimsenmesin bu ressam akademik figür resmininin  zorlanmakta olduğu bir dönemde ona yeni bir soluk, onurlu bir diriliş muştusu da kazandırıyor. Figürlerdeki bu rahatlık, sanki sokağın içinde yaşıyorlarmışçasına, hareket ediyorlarmışçasına bir eylemsellik içinde olmaları, hep Memet Güreli’nin yetkin desen ve renk anlayışı sonucunda ortaya çıkmıyor mu..

Sıcak soğuk renk dağılımının sıcak tonun egemenliğinde iyi  ayarlanarak mekanlarla birlikte çözümlenmesi; figürlerin dinamik kurgusunu oluşturacak güçlü düzen ve desen yetkinliği bu resmi aynı zamanda gerçek bir sokak şölenine, görsel düşünsel anlamına da götürüyor. Modern-klasik gerçekliğiyle alabildiğine görsel ve vitrin büyüsüyle albenili bir tüketim nesnesi olan cadde; aslında hepsi de birer canlı vitrine dönüşerek modern tüketiciliğin de cazip varlığına dönüşmüş kalabalıklığıyla Türkiye’nin olduğu kadar dünyanın da merkezi bir çekim gerçekliği değil mi.. Bu cadde kalabalıklaştığı oranda görünmez kılıyor insanı; seyreden ve seyredilen olmanın dayanılmaz cazibesi herkesi, bütün herkesi merkez konumundaki caddeler çekiyor. Nesneleşmenin ve giderek nesneleştirmenin de adeta ortak kulvarı oluyor, podyumu oluyor caddeler. İşte bu caddeyi, bireysel farklılıkları yok eden bu büyük mekanı; detay mekanlar boyutunda, bireysel özelliklerini insanların dışa da vurarak yeniden keşfetmek istiyor sanatçı; bunu da hem üst bir düzlemde gerçekleştiriyor ve ona yeni anlam, bakış açıları ve değer katıyor, hem de yeni ve sıcak bir estetik derinlik kazandırarak yeniden oluşturuyor..

Tarih

21 Mart 2006

Kategori

Etkinliklerimiz, Memet Güreli

Etiketler
Ada Sanat, Arada Derneği, Disiplinlerarası, etkinlik, Festival, görsel sanatlar, İFSAK, Kel ama Kıllı, performans ve film, Tiyatro Bereze